Ana içeriğe atla

"Örümcek Ağındaki Kız" Kitap incelemesi





Bugün bir devam kitabını inceliyoruz. Bu sebeple kitabın içeriğinin yanında dili ve serinin diğer kitaplarına benzerliğini de ele alacağız. Serinin ilk üç kitabının yazarı Stieg Larsson sizlerin de bildiği gibi kitaplarının dünya çapında bir patlama yarattığını göremeden yaşamını yitirdi. Nur içinde uyusun. Yeni kitap ise Davit Lagercrantz tarafından kaleme alındı.






Yazmış olduğu üç kitap da bizi çılgınlar gibi kendine çeken bir hikaye ve karakterler çevresinde gelişiyordu. Karakterleri neredeyse tanır hale geldik diyebilirim. Mikael, Erika, Lisbeth benim için uzak diyarlarda yaşayan ama tanıdığım insanlar. Yaşamlarına bir şekilde temas ettik, yaptıkları işleri, duygularını öğrendik, neleri sevdiklerini, nelerden nefret ettiklerini gözledik, bazen onlarla mutlu olduk bazen sinirlendik veya hüzünlendik…


Evet duygusal bir giriş olduğunun farkındayım ama durum benim açımdan maalesef bu şekilde gelişti. Sanıyorum birçoğumuz da bu konuda ortak hisler paylaşıyoruz. Yorumlarınızda görmek isterim ortak hislerimizin olup olmadığını.


Gelelim içeriğe. Öncelikle kitap fiziki olarak 514 sayfa. Neden içerik incelemesine giriş cümlemde kitabın sayfa sayısından bahsettim? Şundan dolayı; Önceki kitaplarda yanlış hatırlamıyorsam 600 sayfayı geçenler bile vardı. Ve sizin de bildiğiniz gibi 1000 sayfa bile olsa zevkle okunabilecek kitaplardı. Hatta o kadar olmasını canı gönülden istediğinizi bile tahmin ediyorum. Yani bu kitabın sayfa sayısı bana biraz az geldi. O sebeple temas ettim. İlk yorumum bu olsun.


Kitabın başlarında sürekli hikaye ani değişimlerle diğer karakterler üzerine sıçrıyor. Tamam, Stieg Larsson da aynı tarzda yazıyordu. Ama onun kaleminden çıkan kitaplar, hikaye geçişleri sırasında sizi yormuyor ya da sıkmıyordu. Bir film tadı veriyordu. Kitabın neredeyse yarısına kadar bu sahne geçişleri beni biraz yordu diyebilirim. Bir anda çok fazla şeyi aklımda tutmak zorunda kaldım ve bu durum isim ve adreslerin de İsveççe olması sebebiyle baya bir zor oldu. Üstesinden geldim şüphesiz. Fakat dediğim gibi daha iyi olabilirdi.


———-spoiler—————


Konu olarak kitap bana birazcık kısır geldi. Çok bilindik şeyler üzerinden yürüyordu. Her satırda neredeyse önceki kitaplar neyin üstünde durmuş diye düşünülüp ona göre hareket edilmiş. Devam kitabı olması sebebiyle böyle olması beklenir tabii ki. Ama gözetilmesi gereken, önceki kitaplarda neyin üzerinde durulduğundan çok Stieg abi olsa nasıl yazardı düşüncesi olmalıydı. Buna dikkat edilmediği için Lisbeth‘in yetenekleri çok abartılmış gibi geldi bana. Yetenekleri çok abartılmasına rağmen çok fazla sahne şansı da verilmedi Lisbeth‘e. Erika‘nın yaşamıyla ilgili 1 paragraf dışında hiçbir detaya yer verilmedi. Mikael‘in kızı sadece Mikael ona ders verebilsin diye 2 cümleliğine kitaba dahil edilmişti. Lisbeth‘in kız kardeşi neredeyse masal anlatılıyormuş gibi çok hayali bir karakter haline getirildi.


Birçok noktada ya bu kimdi diye durup düşünmek zorunda kaldım. Çok fazla isim dahil edimiş. Kabul bu isimleri akılda tutamamak benden kaynaklı bir problem olabilir. O sebeple çok üstüne gitmiyorum. Frans Balder‘in çalışması başlangıçta çok övüldü ama kitabın sonunda biraz hatta birazdan da fazla havada kaldı. Neden öyle oldu? Anlayamadım.


Asıl sorun neydi bilmek ister misiniz? Asıl sorun kitabın sonu gelmeden sonunu tahmin edebiliyor olmamız. Önceki kitaplarda ben tırnaklarımı yiyerek son sayfasına kadar kıvrandığımı hatırlıyorum. Ama bu kitapta o kriptonun August sayesinde çözüleceğini ve Lisbeth‘in bu sayede başarılı olacağını çook çok önceden fark ediyorsunuz ve bu her şeyin tadını kaçırıyor.


Gerçekten gözleri nemlendiren bir sahne vardı. Bu beni gerçekten üzdü. Andrei‘nin ölümü. Yazar Andrei‘yi öldürerek dokunaklı bir son eklemek istemiş bunu fark etmek zor değil. Aslına bakarsanız mevzuyu biraz daha uzatıp Andrei‘yi hayatta tutsaydı benim açımdan daha güzel bir son ekleyebilirdi. Nur içinde uyu ANDREİ.


———-spoiler—————


Genel hatlarıyla kitabı beğendim. Değindiğim noktalar daha güzel olabilir miydi? Tabii ki olabilirdi. Şimdi benim bir okuyucu olarak koca bir editöryal işlemden geçmiş, belki defalarca düzeltilmiş, belki birçok sahne çıkarılmış belki eklenmiş, eleştirilere kulak verilmiş bir kitabı tek çırpıda harcama hakkını kendimde bulmam doğru olmaz. Naçizane fikirlerimi belirttiğimin bilinmesini isterim.


Yine okuması çok zevkliydi. Yine bir noktadan sonra işler çılgıncasına sarpa sardı ve at gibi koşmaya başladı. Peşine takıldığım hikaye yüzünden kaç bardak çayım soğudu, ne kadar çiğdemi kabuğuyla yedim yanlışlıkla ve ne kadar işimi aksattım tahmin edemezsiniz. Samimi bir öneri duymak isterseniz, kitabı mutlaka okuyun. O özlediğiniz doku yüzde yüz olmasa da çok yüksek oranda sizi karşılayacak.


İyi okumalar…










Bu yazı cemiyet.xyz adresiyle ortak olarak yayınlanmış bir yazıdır. Kaynak göstermeden tamamı veya bir kısmını paylaşmanız beni yaralar, beni üzer haberiniz olsun.



Yorumlar