Güvenlik güçleri ve yabancılaşma

Ülkemizdeki veya dünya genelindeki güvenlik güçleri, mevcut ülke vatandaşlarından müteşekkil birimlerdir. Varlık sebeplerini ve maddi olarak varlıklarını doğrudan doğruya o ülkede ikamet eden halka borçludurlar. Onlardan oluşurlar, onlar için vardırlar ve onlara rağmen görev yaparlar.

Askeri birlikler iç ve dış tehditlere karşı bizleri korumak için yine bizler tarafından oluşturulmuştur. Zorunlu veya gönüllü olarak askerlik yapılır. Ya da tamamen profesyonel bir biçimde meslek olarak icra edilir. Fakat sonuçları her ne olursa olsun bu birimler yine hizmet ettikleri halkın kendisi demektir.

Polislik tamamen profesyonel bir meslektir. Fakat yine de birimleri bizden oluşur. Yani buraya kadar şunu en kalın puntoyla vurgulamak istiyorum; bütün güvenlik kuvvetleri bizden yani halktan oluşur.

Yabancılaşma nerede başlıyor?

Ben de bunu merak ediyorum. Polis mesela vicdansızca bir davranış sergileyebiliyor ve bunu emir kulu olmakla, elinden bir şey gelmemesiyle meşru hale getiriyor. Emir öyleydi, şahsi bir arzuyla değil görev gereği yaptım bunu diyebiliyor. Halbuki o davranışı sergilediği kişi komşusu Ayşe teyze. Yanlış anlamayın bir iltimas tarzı istekte bulunmuyorum. Sadece mesleki gereklilikler nasıl oluyor da "halk için" adı altında nasıl halka rağmen, halka karşı kullanılabiliyor onu anlamak istiyorum.

Örnek olarak belli yerlerde halk HES projelerine karşı ayaklanıyor, arazilerinin rant karşılığı inşaat firmalarına peşkeş çekilmesine karşı ayaklanıyor ve bunlara karşı polis ya da jandarma güç kullanabiliyor. Nasıl oluyor? Belki aralarından baksan o rant alanında ailesi ya da akrabası da ikamet eden polis veya jandarma kuvvetleri vardır. (akrabalık olayını vurgulama sebebim biraz daha empati kolaylığı sağlaması, herhangi bir yabancıdan ziyaden doğrudan olayla bağlantılı hissedebilsin diye) Buna rağmen halkın aleyhine olduğu apaçık ortada olan bir konuda bile nasıl oluyor da güvenlik güçleri sermaye sahiplerinin lehinde hareket edip, onları kollamaya yönelik davranışlar sergileyebiliyor?

Hepimiz biliyoruz ki görev emri sorgulanmıyor. Polis de kime hizmet ettiğini sorgulamadan sadece görevini yapıyor. Bu sayede hem mesleğini icra ediyor hem de göze batmıyor. Bir polis memurunun; "biz halka hizmet etmek için burada değil miyiz? O halde halkın zararına olan bir konuda halkı kollamamız gerekmez mi?" diye sorduğunu duyabilir miyiz? Hiç sanmıyorum. 

Peki ya askerler? Onlar polislere göre daha da bizden olan bireyler. Komşunun oğlu, senin yeğenin, halanın torunu, abin vs. askerler bunlardan oluşmuyor mu? yüz bin asker varsa bunların bin tanesi mesleği icra eden rütbeliler olsa doksan dokuz bin tanesini biz oluşturmuyor muyuz? O zaman bir darbe girişimi olduğundan biz, yani kendimiz "halka karşı böyle bir şey yapamayız, böyle bir emre itaat etmek zorunda değiliz, çok biliyorsanız alın silahları darbenizi kendiniz yapın" diye neden bağıramıyoruz? 

Bunların ana sebeplerinden bir tanesi organizasyon ve iletişim eksikliği. Zira bir asker bu tepkiyi verdiğinde bütün birlik aynı tepkiyi vermezse mevcut güç sahibi, o askeri bu cümlesi için pişman edebilir. Yani aynı tepkiyi aynı anda bütün zorunlu askerlik yapan gençlerin vermesi gerekiyor. Bu da çok mümkün görünmüyor. Çünkü herkes "bana ne ya" sanki ben böyle yapsam halk beni koruyacak mı? diye düşünüyor.

İkincisi tüm askerler aynı siyasi görüşlere sahip olmadığı için bazıları mevcut siyasi iktidara karşı her ne pahasına olursa olsun bir darbe girişiminde bulunulması gerektiği konusunda hemfikir olacaktır. Bunlar da rütbelilerle işbirliği yapacak, belki diğerlerini gammazlayacak ve işler daha da sarpa saracaktır. Buradaki önemli nokta bireylerin aynı siyasi görüşe sahip olmadıkları insanları "diğerleri" olarak tanımlamasıdır. Bu yazının da kilit noktası bu. Birileri aynı millete mensup olmalarına, aynı amaçlarla bu topraklarda yaşıyor olmalarına rağmen birilerini "öteki" olarak konumlandırıyor. Durum bu hale geldiğindeyse, siyasi kargaşalar, yabancılaşmalar ve hatta darbe girişimleri, siyasilerin de körüklemesiyle daha keskin bir şekilde belirginleşiyor.

Her birim, her devlet görevlisi neye hizmet ettiğini bilmelidir. Verilen her emri sorgulamak bir kargaşaya sebep olur ve birim işlerliğini yitirebilir. O sebeple demek istediğim şey bu değil. Fakat bir polis memuru, gezi parkındaki insanların düşmanları olmadığını, yırca köyündeki ahalinin yaşam alanlarına tecavüz edilmesini engellemek dışında başka bir amacı olmadığını bilmekle mükelleftir. Ki şahsım adına bu mükellefiyet bir polis memuru ya da güvenlik gücünün en önemli görevidir. Mesleğini icra ederken hem vicdanının rahat olması hem de görevini layıkıyla yerine getirebilmesi için bir rütbelinin iki dudağı arasından çıkan her şeyi emir telakki etmemeli, sağduyulu davranmalıdır.

Mustafa Kemal ATATÜRK'ün de dediği gibi;

"Polis asker kadar disiplinli, hukukçu kadar hukuk adamı, bir anne kadar şefkatli olmalıdır."

Yani vatandaşa karşı şefkatini her daim korumalı, verilen emirlerin hukuki düzlemdeki izdüşümünden haberdar olmalı ve uygularken ona göre davranmalıdır.

Bugün polisimiz Atatürk'ün öğüdünün tam tersine hareket eden bananeci bir yapıya bürünmüştür. Tehlikeli bölgelere sürülme riski, ailesinden ve sevdiklerinden ayrı kalma, çocuklarının tehlikeli bölgelerde iyi eğitim alamayacağı korkusu gibi etmenler belli ki bazı konuları sorgulamamalarına sebep oluyor ve bu da vicdanları yaralıyor.

Tabii ki halk da gerektiğinde polisine, güvenlik gücüne sahip çıkmalıdır. Aksi taktirde güvenlik güçleri yapacakları fedakarlıkların bu halk için değmeyeceği düşüncesine kapılacaklar ve sonuçlar daha da içinden çıkılamaz bir hal alacaktır. 

Öyleyse organize bir millet olmalıyız. Yabacılaşma'ya müsade etmemeli, hak edene hakkını vermeliyiz. Ve en önemlisi hangi görevi ne amaçla yerine getirdiğimizin her saniye farkında ve bilincinde olmalıyız. Kendimizi kullandırtmamalı, kimseyi de kullanmaya çalışmamalıyız.

Okuduğunuz için teşekkürler.

Esen kalın.


Yorumlar